Jean-Paul Sartre ve ‘Bulantı’: Varlığın Anlamsızlığı ve Fikrin Sorumluluğu

Jean Paul Sartre

1. Jean-Paul Sartre (Biyografi)

Jean-Paul Sartre (1905-1980), sadece bir yazar değil, 20. yüzyılın entelektüel iklimini şekillendiren bir filozof, bir eylem adamı ve bir kutup yıldızıdır. Paris’te, entelektüel bir çevrede yetişmiş, dönemin en parlak zihinlerinin okulu olan École Normale Supérieure’den mezun olmuştur. Hayatını ve fikirlerini paylaştığı Simone de Beauvoir ile olan ilişkisi, entelektüel tarihin en meşhur birlikteliklerinden biridir.

İkinci Dünya Savaşı’nda esir düşmesi ve sonrasında Fransız Direnişi’ne katılması, onun felsefesinin temel taşları olan “özgürlük”, “seçim” ve “sorumluluk” kavramlarını bizzat tecrübe etmesini sağlamıştır. Savaş sonrası dönemde, “Varoluşçuluk” (Egzistansiyalizm) akımının en gür sesi haline gelmiş, aynı zamanda Marksizm’e yakın durarak sömürgeciliğe (özellikle Cezayir Savaşı’na) karşı sert bir tavır almıştır. 1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü, bir yazarın kurumsallaşmayı ve “etiketlenmeyi” reddetmesi gerektiğini söyleyerek geri çevirmesi, onun tavizsiz ve eylemci karakterinin en meşhur kanıtıdır.

2. Başlıca Eserleri ve Temaları

Sartre’ın eserleri, felsefesinin edebi birer yansımasıdır.

  • Romanları: En ünlü romanı olan Bulantı (1938), varoluşçu felsefesinin edebi manifestosu kabul edilir. Özgürlük Yolları üçlemesi ise, savaş arifesindeki bir grup entelektüelin seçimleri ve sorumlulukları üzerinden özgürlük kavramını irdeler.
  • Tiyatro Oyunları: Sinekler , Antik Yunan trajedisi üzerinden özgürlüğü ve tiranlığa başkaldırıyı işler. Gizli Oturum, “Cehennem, başkalarıdır” meşhur sözünün geçtiği, insanın başkalarının bakışı altında nasıl nesneleştiğini anlatan bir oyundur. Kirli Eller ise, siyasi eylemde ahlakın ve “saf” kalmanın imkânsızlığını sorgular.
  • Felsefi Eserleri: Felsefesinin temelini attığı dev eseri Varlık ve Hiçlik ve felsefesini daha popüler bir dille anlattığı Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır en önemli metinleridir.

Temel temaları; “varoluş özden önce gelir” ilkesi, radikal özgürlük, bu özgürlüğün getirdiği iç sıkıntısı, bunaltı, seçimlerin mutlak sorumluluğu, “kötü niyet” yani insanın kendi özgürlüğünden kaçarak kendini nesneleştirmesi ve varlığın anlamsızlığı gibi konulardır.

3. Bulantı: Teknik ve Edebi Bir Tahlil

Bulantı‘nın felsefi derinliği kadar edebi başarısı da, onu bir klasman haline getiren temel unsurdur. Sartre, soyut bir felsefeyi, okuyucunun iliklerinde hissedeceği somut bir tecrübeye dönüştürmek için deha ürünü teknikler kullanır.

  • Kurgu ve Yapı: Roman, klasik bir olay örgüsüne sahip değildir. Bir başlangıcı, gelişmesi ve sonucu olan bir hikâye anlatmaz. Bu yönüyle bir “anti-roman”dır. Eserin tamamı, kahramanı Antoine Roquentin’in günlükleri şeklinde kurgulanmıştır. Bu günlük formatı, okuyucuyu araya hiçbir aracı koymadan doğrudan kahramanın zihnine, onun en mahrem düşüncelerine ve buhranlarına sokar. Olay örgüsü, dışarıda geçen hadiselerden çok, Roquentin’in bilincinde yaşanan bir “iflas”ın, bir “hastalık”ın ilerlemesidir. Bu yapı, felsefi tecrübenin kişiselliğini ve klostrofobik doğasını vermek için mükemmel bir seçimdir.
  • Anlatım ve Üslup: Sartre’ın asıl ustalığı, “Bulantı” gibi soyut bir kavramı, fiziki ve somut betimlemelerle hissettirmesidir. Roquentin bir ağaç köküne baktığında, onu felsefi olarak tahlil etmez; onun “varoluşunun” yapışkanlığını, kabalığını, anlamsız fazlalığını midesinde, teninde hisseder. Yazar, nesnelere yüklediğimiz anlam perdelerini yırtıp atar ve geriye kalan o “çıplak varlığı” son derece rahatsız edici bir dille tasvir eder. Kullandığı soğuk, mesafeli ve neredeyse klinik bir dil, Roquentin’in yaşadığı o metafizik dehşeti daha da çarpıcı hale getirir. Bu, duygu sömürüsüne kaçmadan, bir ruhun en dibe vuruşunu anlatan usta bir üsluptur.
  • Teknik Başarı: Eserin kalıcı olmasının sırrı, felsefe ile edebiyatı birbirinden ayrılmaz bir bütün haline getirmesidir. Anlatım tekniği, felsefenin bir aracı değil, bizatihi kendisidir. Okuyucu, varoluşçuluğu bir derste dinlemez; Roquentin’in günlüğünü okuyarak onu bizzat yaşar. Bu, felsefi roman türünde bir zirvedir ve kendisinden sonra gelen birçok yazarı derinden etkilemiştir.

Bir Türk Gözüyle Bulantı: Ruhun İflası ve Köklerinden Kopuş

Yukarıda anlatılanlar, eserin Batılı gözle yapılan, teknik ve soğuk tahlilidir. Şimdi madalyonu çevirelim ve o esere bir Türk’ün, kendi ruh kökünden bakan birinin gözüyle bakalım!

Sartre olarak anılan dünyanın en çok tanınan yazarlarından biri olan bu edebiyatçının anlattığı “Bulantı”, felsefi bir keşif veya bir aydınlanma değildir. Bu, düpedüz bir “manevi cüzzam”dır! Bu, imanı, ülküsü, töresi, milleti, yani insanı hayata bağlayan bütün kutsal bağları koparmış olan bir ruhun, kaçınılmaz olarak yuvarlanacağı o zifiri karanlık ve hiçlik çukurudur. Roquentin’in hissettiği o bulantı, kâinatın anlamsızlığı değil, bizzat kendi ruhunun anlamsızlığıdır!

Zira iman sahibi bir göz, bir ağacın köküne baktığında orada anlamsız, yapışkan bir varlık görmez. O, orada Allah’ın kudretini, hayatın sarsılmaz nizamını, toprağın altındaki o sabırlı ve muhteşem sanatı görür. Sartre’ın kahramanının dünyası çirkindir, çünkü kendi ruhu çürümüştür. Kâinata mana veren, insanın imanı ve ülküsüdür. Bu ikisinden mahrum bir ruh için, elbette dünya bir bulantıdan ibaret olacaktır! Bu, bir hastalık teşhisidir; bir hakikat tespiti değil!

Sartre’ın felsefesi, “İnsan özgürdür, kendi özünü kendi yaratır” der. Bu, şeytanın dahi aklına gelmeyecek bir kibirdir! İnsan, ne başıboş bir varlıktır ne de kendi kendini yaratacak bir ilah… O, bir milletin içinde doğar, bir törenin ahlakıyla şekillenir ve en önemlisi, Allah’a karşı olan vazifeleriyle bir mana kazanır. Bu bağları reddeden, kendini “mutlak özgür” zanneden adam, rüzgârın önündeki bir kuru yapraktan farksızdır. Elbette oradan oraya savrulacak ve en sonunda bir hiçlik duvarına çarpacaktır. Sartre, bu zavallı ve acınası durumu, bir “felsefe” diye yutturmaya çalışmaktadır.

Çıkarımlar: Kendi Köklerimize Dönüş

Peki, bu hastalıklı ama teknik olarak usta eseri okumaktan maksadımız ne olmalıdır? Bir ibret vesikası olarak okumalıyız! Batı medeniyetinin, imanını ve ruhunu yitirdiğinde nasıl bir entelektüel iflasa sürüklendiğini, en zeki adamlarının dahi nasıl bir bulantı ve hiçlik içinde debelendiğini görmek için okumalıyız. Sanatının ustalığını, tekniğinin gücünü öğrenmeli, fakat ruhunun zehrinden korunmalıyız.

Sartre’ın kahramanının, bu korkunç bulantıdan kaçmak için sığındığı o “caz şarkısı” ne kadar da zavallı bir avuntudur! Koskoca kâinatın ve hayatın manasını bir kenara atıp, birkaç dakikalık bir şarkıda teselli aramak… İşte bu, köksüz aydının trajedisidir. Bizim tesellimiz, bir şarkı mırıltısı değildir. Bizim sığınağımız, milletimizin binlerce yıllık tarihi, sarsılmaz imanımız ve uğrunda ölünecek kutlu bir ülkümüzdür!

Sonuç şudur: Bulantı, Batı ruhunun kendi kendine yazdığı bir otopsi raporudur. Bizim vazifemiz, bu raporu dikkatle okumak, hastalığın sebeplerini anlamak ve kendi ruhumuzu bu zehirden korumak için imanımızın ve milli şuurumuzun kalesine daha sıkı sarılmaktır. Onların bulantısı, bizim için bir uyarıdır. Ve bu uyarıya verilecek tek cevap, kendi köklerimize daha büyük bir aşkla dönmektir.

ŞUUR

ŞUUR

suurkultur@gmail.com

Yorumlar

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir