Edebiyatta ‘Talan’ Stratejisi
Öncelikle bir gerçeği, bir dağ gibi karşımıza dikip teslim etmek mecburiyetindeyiz: Batı’nın büyük yazarları, Dostoyevski’leri, Shakespeare’leri, Goethe’leri, Balzac’ları, kendi medeniyetlerinin yetiştirdiği büyük sanatkârlardır. Roman tekniğindeki ustalıkları, insan ruhunun karanlık dehlizlerindeki vukufiyetleri ve dillerini bir kılıç gibi kullanmadaki maharetleri inkâr edilemez. Onların eserlerinin zayıf, yazarlıklarının kötü olduğunu söylemek, hakikatten kopmak ve abesle iştigal etmektir. Bizim davamız, onların sanatıyladır; sanatlarının gücünü inkârla değil.
Ancak bu tespiti yaptıktan sonra, asıl meseleye, yani iki dünya arasındaki o kapanmaz ruh ve mana ayrımına gelmeliyiz. Evet, onlar büyük sanatkârlardır; lakin onların anlattığı insan, bizim insanımız değildir. Onların değerleri, bizim değerlerimiz değildir. Onların meşrebi, yani dünyaya bakışlarındaki o buhranlı, şüpheci, bireyci, çoğu zaman Tanrı ile kavgalı ve nefsini putlaştıran ruh hali, bizim imanımızla, töremizle ve milletimizin fıtratıyla asla barışmaz. Onların kahramanları, alkol masalarında hayatın anlamını arayan, küçük burjuva sıkıntıları içinde boğulan, soysuz ve köksüz entelektüeller veya ihtirasları uğruna her şeyi çiğneyen, hastalıklı ruhlardır. Bizim idealimizdeki insan ise, ülkü sahibi, imanlı, vazife ahlakıyla donanmış, milletine ve devletine hizmeti en büyük şeref bilen Alparslan ruhlu insandır.
İşte bu yüzden, Batı edebiyatını okurken takınılacak tavır, bir hayranın teslimiyeti veya bir misafirin nezaketi olamaz. Madem ki roman, modern şiir, deneme gibi edebi türler onların hegemonyası altındadır ve madem ki fikir savaşları artık bu silahlarla verilmektedir, o halde bizim vazifemiz bellidir: Batı edebiyatı, talan edilecektir!
“Talan etmek” bir yağma veya bir yıkım değildir. Talan, bir hasmın en güçlü kalesine girip, onun hazinelerini ve en keskin silahlarını alıp kendi yurduna getirme sanatıdır. Biz, Batı edebiyatının kalelerine birer akıncı gibi gireceğiz. Vazifemiz, onların salonlarında sergilenen o çürümüş ahlakı, o hastalıklı karakterleri, o maneviyatsız felsefeyi seyretmek değildir. Bizim vazifemiz, o binaları ayakta tutan mimariyi, o duvarları ören tekniği, o karakterleri bu kadar canlı kılan ustalığı ve o dili bu kadar etkili kılan sanatı öğrenmektir. Onların silahlarını, yani roman kurma, karakter yaratma, psikolojik derinlik katma ve üslup geliştirme maharetlerini söküp alacağız.
Fakat bu talanı yaparken, ruhumuzda imandan ve töreden dövülmüş bir zırh olmalıdır. Bu zırh, milli şuur ve vicdandır. Batı’nın eserini okuyan Türk genci, bir bal arısı gibi olmalıdır. Arı, zehirli çiçekten dahi bal almasını bilir, çünkü onun fıtratında zehri bala çevirecek bir kabiliyet vardır. Biz de Batı’nın en nihilist, en ahlaksız eserinden bile tekniğin ve sanatın balını alacak, fakat onun felsefesinin ve karakterlerinin zehrini ruhumuzun süzgecinden geçirmeyerek dışarıda bırakacağız.
Okuduğumuz her Batılı karakteri kendi ahlak ve iman mihengimize vuracağız. “Bu adamın bu davranışı, bizim töremize uyar mı? Bu kadının bu tavrı, Türk anasının asaletine yakışır mı? Bu yazarın fısıldadığı bu fikir, bizim cihan davamıza hizmet eder mi?” diye sormadan okunan her satır, ruha sızan bir zehirdir.
Nihai hedef, taklit etmek değil, alınan bu teknik ve ustalıkla kendi kılıcımızı dövmektir. Batı’dan aldığımız o çeliği, kendi iman ve irfan potamızda eritecek, kendi ahlakımızla yeniden şekillendirecek ve ortaya ondan daha keskin, daha sağlam ve yalnızca bizim olan, milli bir edebiyat çıkaracağız. Onların silahlarını onlardan daha iyi kullanacak, ama o silahlarla kendi sancağımızı yükselteceğiz. İşte gerçek fetih, gerçek kültürel bağımsızlık budur.



