Goethe ve Faust
Batı medeniyeti, ruhunu ve pusulasını yitirdiği günden beri, insanoğluna bir hedef göstermiştir: Bilmek! Ama nasıl bir bilmek? Sınır tanımayan, kutsalı hiçe sayan, ahlakı ve edebi bir kenara iten, kâinatın sırlarına sahip olup ona hükmetmeyi amaçlayan, doymak bilmez bir “bilgi hırsı”. İşte Goethe’nin meşhur karakteri Faust, bu hastalıklı ve haddini bilmez Batı ruhunun en mükemmel timsalidir. O, yeryüzündeki bütün kitapları yutsa da ruhundaki o korkunç boşluğu dolduramayan, bu yüzden ruhunu şeytana satma pahasına daha fazlasını isteyen, modern dünyanın trajik bir kahramanıdır.
Fakat bizim medeniyetimizin, Türk irfanının sinesinde yetişen Alp-Erenlerin yolu, bu yolun tam zıddıdır. Bizim yolumuz bir “bilgi hırsı” değil, bir “hikmet arayışı”dır. Bizim için bilgi, nefsini azdırmanın, kâinata meydan okumanın ve güç devşirmenin bir aracı değil; nefsini terbiye etmenin, kâinattaki ilahi nizamı tefekkür etmenin ve Yaradan’a yaklaşmanın bir vasıtasıdır.
Bilgi Hamallığı ve Hikmetin Ruhu
Goethe’nin Faust’u, bir bilgi hamalıdır. Aklı, verileri depolayan bir sandıktan ibarettir. Ancak bu bilgi, onun ahlakını güzelleştirmez, ruhunu arındırmaz, onu daha iyi bir insan yapmaz. Aksine, onu daha kibirli, daha huzursuz ve daha tatminsiz bir hale getirir. Çünkü onun bilgisi, kalbine inmemiş, ruhuna işlememiştir. Bu, Batı’nın temel yanılgısıdır: İlim ile hikmeti, bilgi ile ahlakı birbirinden koparmak! Onlar için bilgi, güç üreten bir makinedir. Bu güçle atomu parçalayıp insanlığı felakete sürüklemek de mümkündür, üç günlük bir şöhret kazanmak da…
Türk irfanı ise, ilmi, ahlak ve edep süzgecinden geçirmeden bir adım dahi atmaz. Bizim büyüklerimiz,
“İlim, ilim bilmektirİlim, kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır”
diyerek rotayı bin yıl öncesinden çizmiştir. Bizim için ilmin gayesi, dışarıdaki dünyayı istila etmek değil, kendi içimizdeki “nefs” kalesini fethetmektir. “Kendini bilen, Rabbini bilir” düsturu, bizim medeniyetimizin ilim anlayışının temelidir. Bilgi, insanı kendi acizliğini, kendi sınırlarını ve Yaradan’ın sonsuz kudretini idrak ettirdiği ölçüde kıymetlidir. Bu idrake varmayan bilgi, kuru bir angaryadan, tehlikeli bir silahtan ve ruhu çürüten bir zehirden başka bir şey değildir.
Haddini Bilmek ve Hudutları Aşmak
Faust’un trajedisi, hudutları aşma arzusudur. O, ilahi nizama, fıtratın kanunlarına meydan okur. Bu, modern Batı insanının en belirgin vasfıdır. Onlar, doğayı bir “düşman” gibi görür, onu yenmeye, ezmeye ve sömürmeye çalışırlar. Bu kibrin sonu, ekolojik felaketler, manevi buhranlar ve ruhsuz bir teknolojinin köleliğidir.
Türk irfanının merkezinde ise “edep” vardır. Edep, haddini bilmektir. Kendi sınırını, kul olduğunu, kâinattaki her zerrenin bir sahibi olduğunu bilmektir. Bizim ecdadımız, bir çiçeği koparırken dahi Besmele çeken, bir nehirden abdest alırken suyu israf etmeyi günah sayan, atına ve kılıcına dahi bir ruhu olduğunu düşünerek muamele eden bir ahlakın temsilcisidir. Bu, kâinatla savaşmak değil, onunla bütünleşmek, ondaki ilahi sanatın bir parçası olmaktır. Bizim cihan hâkimiyeti mefkûremiz dahi, yeryüzünü istila etmek değil, oraya Allah’ın adaletini götürmek, yani ilahi nizamı tesis etmek ülküsünden beslenir.
VELHASIL: İki Ayrı Yol
Goethe’nin Faust’u, Batı’nın çıkmaz sokağını temsil eder: Daha fazla bilgi, daha fazla güç, daha fazla teknoloji… Ve neticede daha fazla yalnızlık, daha fazla anlamsızlık ve daha büyük bir manevi çöküş. Bu yolun sonu, insanın kendi icat ettiği cehennemde yanmasıdır.
Türk irfanının yolu ise, bilgiyi imanın emrine veren, aklı kalbin rehberliğine sunan, gücü adaletle sınırlayan kutlu bir yoldur. Bu yol, insanı kendine ve Rabbine götürür. Bu yol, bilgi hamallığı değil, hikmet ve marifet yoludur. Batı, Faust’larıyla kendi sonunu hazırlarken; bizler, Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın ve binlerce isimsiz Alp-Eren’in açtığı o irfan yolunda yürüyerek, sadece kendimizi değil, bütün bir insanlığı o karanlık çöküşten kurtaracak bir meşaleyi taşımakla vazifeliyiz. Bizim davamız, Faust’un hırsına karşı Yunus’un aşkını, Batı’nın kör aklına karşı Türk’ün kalp gözünü savunma davasıdır.



