Peyami Safa’nın Eserlerinde ‘Aydın’ Trajedisi: Kendi Köklerine Yabancılaşmanın Fikri İflası

Peyami Safa

Bir milleti ayakta tutan kaleler, sadece taştan ve demirden yapılmış olanlar değildir. En sarsılmaz kale, o milletin kendi ruhu, kendi benliği ve kendi fikir dünyasıdır. Ve her büyük milletin tarihinde en büyük tehlike, dışarıdan gelen ordular değil, o kaleyi içten içe çürüten, kendi ruh köküne yabancılaşmış, taklitçi ve soysuzlaşmış fikirlerdir. İşte Peyami Safa, bir romancıdan öte bir ruh cerrahı kimliğiyle, 20. yüzyıl Türkiye’sinin bu en derin hastalığını, “aydın” denilen zümrenin trajedisini, eserleriyle bir bir masaya yatırmış ve bu fikri iflasın kökenlerini korkusuzca gözler önüne sermiştir..

Safa’nın romanları, bir bütün olarak okunduğunda, tek bir büyük dramın parçaları olduğu görülür: Kendi milletinin irfanına, tarihine ve manevi değerlerine sırt çevirip, Batı’nın parıltılı ama sathi felsefelerine sığınan Türk aydınının, kaçınılmaz olarak sürüklendiği o korkunç hiçlik ve manevi buhran.

Araf’taki Ruh: Fatih ve Harbiye

Bu trajedinin en yalın ve en keskin tasvirini Fatih-Harbiye romanında görürüz. Safa, burada coğrafyayı bir ruh haritasına dönüştürür. Fatih, bin yıllık bir medeniyetin, eskir gibi görünse de derin ve asil ruhunu temsil eden milli benliğin kalesidir. Harbiye ise, ithal edilmiş zevklerin, günübirlik heveslerin ve Avrupa mukallitliğinin cafcaflı bir vitrinidir. Romanın başkahramanı Neriman’ın bu iki semt, yani bu iki dünya arasındaki gidiş gelişi, aslında Türk aydınının araftaki ruhunun hikayesidir. Şinasi’nin temsil ettiği soylu ve sakin öz’den, Macit’in şahsındaki sahte ve köksüz parıltıya kapılışı, bir zevk değişikliğinden çok, bir “ruh kayması”dır. Romanın sonunda Neriman’ın, bu sahte parıltının ardındaki boşluğu görerek kendi mahallesine, yani kendi özüne dönmesi, Peyami Safa’nın bu hastalıklı ruh için yazdığı tek reçetedir: Kurtuluş, ancak kendi köküne dönmekle mümkündür.

Buhran ve İflas: Hastalıklı ve Çürümüş Ruhlar

Eğer Fatih-Harbiye hastalığın başlangıcını gösteriyorsa, Bir Tereddüdün Romanı ve bilhassa Matmazel Noraliya’nın Koltuğu gibi eserler, bu hastalığın en ileri ve en tehlikeli safhalarını, manevi vehametini gözler önüne serer. Bu romanların aydınları, artık iki dünya arasında kalmış kararsızlar değil, inancını yitirmiş, şüphe ve hiçlik bataklığında çırpınan, sinir buhranları geçiren “hastalıklı” ruhlardır. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu‘nun kahramanı Ferit, tıp fakültesinde aldığı pozitivist ve maddeci eğitimin kendisini getirdiği manevi iflasın canlı bir örneğidir. Onu bu korkunç buhrandan kurtaran şey, Batı’nın psikoloji bilimleri veya felsefeleri değil, tesadüfen sığındığı bir evde karşılaştığı o “metafizik ürperti”, yani milletinin manevi ve tasavvufi mirasıdır. Safa, burada âdeta haykırır: Maddenin ve aklın getirdiği karanlıktan çıkış yolu, ruhun ve mananın ışığına sığınmaktır. Kendi irfanını “hurafe” diye aşağılayan bir aydının varacağı yer, kaçınılmaz olarak tımarhanedir.

Peyami Safa, sadece teşhis koyup felaketi haber veren bir yazar değildir. O, aynı zamanda bir çıkış yolu arayan soylu bir arayışın da romancısıdır. Yalnızız romanının başkahramanı Samim, yazarın idealindeki aydına en çok yaklaşan karakterdir. Samim, ne Batı’yı körü körüne taklit eden sığ aydınlar gibi, ne de Doğu’nun köhneleşmiş geleneklerine körü körüne bağlı kalan yobazlar gibidir. O, her iki dünyanın da çürümüş yönlerini gören ve bu ikisinden de tiksinen “yalnız” bir fikir adamıdır. Onun “Simeranya” adını verdiği ütopyası, ne taklit bir Batı ne de donmuş bir Doğu’dur. Simeranya; temelini bu toprakların ahlakından, irfanından ve ruhundan alan, ama aynı zamanda ilme ve geleceğe açık olan “milli bir sentez” ülküsüdür. Samim’in yalnızlığı, bu yüksek ve soylu ülküyü anlayacak seviyede insan kalmamasının trajedisidir.

Sonuç: Fikrin Vatanı

Peyami Safa’nın eser külliyatı, bir baştan bir başa, Türk aydınının kendi vatanında “parya” durumuna düşmesinin acı hikayesidir. Bu, harici bir zorlamayla değil, bizzat kendi aşağılık duygusuyla, kendi tarihini ve kimliğini hor görmesiyle gerçekleşen bir intihardır. Onun aydını, milletine yol gösteren bir meşale olmak yerine, Batı’dan dilendiği sönük ışıkları satan zavallı bir seyyar satıcıya dönüşmüştür.

Bu romanlar, bugün de geçerliliğini koruyan tunçtan bir kanun gibi haykırır: Fikrin de bir vatanı vardır. Ve kendi ruh kökünden beslenmeyen, kendi milletinin vicdanından doğmayan her fikir, soysuzlaşmaya ve en sonunda kendi kendini yok etmeye mahkûmdur. Kendi vatanının ruhuna yabancı bir aydın, bir fikir adamı değil, ancak bir fikri iflasın ve milli bir trajedinin canlı anıtı olabilir.

AHMET TOSUN

AHMET TOSUN

Gazetecilik ve sinema ile başlayan yazı yolculuğunu, edebiyat ve düşünce alanındaki çalışmalarıyla sürdürüyor. ŞUUR platformunun kurucusudur.

Yorumlar

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir